<<  Neşet ERTAŞ >>
 

(Bayram Bilge TOKEL'in Neşet ERTAŞ ile söyleşisinden...)

-Ankara'ya geldiniz… O günlerinizden biraz söz edin, dostlarınız kimlerdi, günleriniz nasıl geçerdi Ankara'da?

-…Ankara'ya geldim. Rüzgârlı Sokak'da hemşerimin sahibi olduğu Kazablanka Gazinosunda çalmaya başladım. Yıl 1958... Beni duyan sanatkârlar da beni dinlemeye gelirlermiş, tabii ben bilmiyorum. Onlar söylerdi, meselâ derlerdi ki, Ahmet Gazi Ayhan geldi, o radyo sanatçıları, şunlar bunlar filân... İsterseniz, şu radyo meselesini de yeri gelmişken anlatayım...

-Nasıl isterseniz... Radyo'nun, TRT Ankara Radyosu’nun o zamanın tüm sanatçılarında olduğu gibi sizin hayatınızda da çok önemli bir yeri olmalı. Çünkü tanınmanın, bilinmenin, sanatınızı herkese ulaştırmanın tek ve en etkili adresi orası...

-Radyo yeni açıldığında "Yurttan Sesler" vardı, yayınlanacağı günleri beklerdik. Allah rahmet eylesin, benim de ana tarafından yakın akrabam olan Keskinli Hacı Taşan bir gün baktık ki misafir olarak radyoda Muzaffer Sarısözen'in Yurttan Sesler'inde türkü çaldı söyledi. Ben yerimde duramaz oldum. O zaman Kırşehir'deydim. Aldım küçük sazımı, geldim Ankara'ya, ben de misafir olarak bir türkü çığırayım diye...
Geldim ama o gün, tabii Muzaffer Sarısözen'i görmenin imkânı yok. Ertesi gün de gelip gidiyorum elimde sazımla, onlar da rahatsız oldular. Nihayet bir ara Sarısözen'e çıkışta dediler ki, "Efendim bu çocuk sizi görmek istiyor." Sarısözen bana baktı, "çocuğum nerelisin sen?" dedi. Dedim, Kırşehirliyim. "Sen adresini buraya bırak, biz sana mektup yazar çağırırız seni" dedi. Daha doğrusu beni başından savdı. Ben gittim, bekliyorum bekliyorum, Sarısözen mektup göndermiyor. Ben bir iki ay sonra geri gittim. Radyodakiler görünce beni tanıdılar; o kalabalıkta Emin Aldemir'e kulakları çınlasın, "Emin Bey, bu çocuk Muzaffer Sarısözen'i görmek istiyormuş" dediler. O da gel dedi, beni aldı girişten alt kata bir yere, stüdyo mu ne, indirdi. Bugünkü bildiğim kadarıyla sanatkârlar oturuyorlardı. Sarısözen rahmetli de başlarında idi.

-O stüdyonun adı şimdi "Muzaffer Sarısözen Stüdyosu"...

-Onun adını vermekle iyi etmişler... Neyse, böyle bir köşeye durdum, heyecanla bekliyorum. Derken bana "haydi bir şeyler çal bakalım" dediler. Ben sazı akort ediyorum, Emin Aldemir de önüme durmuş, bana "hadi çal" deyip duruyor. Ben sazı akort etmeden nasıl çalayım? Muharrem Usta derdi ki, "dam temel üstüne olur oğlum, akort tam yapılmadan saz çalınmaz. Akortsuz sazın beyne zararı olur" derdi. Ben babamdan öyle öğrendim, benim ruhum da öyle. Neyse sazı akort ettim, çalıp söylemeye başlayınca, ordaki sanatçılar Sarısözen'e "çocuk güzel çalıyor, söylüyor" dediler, "bu çocuğa Yurttan Sesler'de bir türkü söyletebilirsiniz..." Öyle deyince o da oturdu, sevdiği türküleri işaret ediyor, yazıyor falan. Bir ara bana dedi ki "yarın Yurttan Sesler'de çalıp söyleyebileceğin için memleketine telefonla haber verebilirsin." Hayatımda o kadar heyecanlandığımı daha hatırlamıyorum. Ayağım yere değiyor mu, değmiyor mu farkında değilim.


Ertesi gün oldu; o günlerde benim kendi inancımla, duygumla senenin on iki ayında cuma günleri oruç tutardım. Bunu ailemden başka da hiç kimse bilmezdi. O gün de cuma. Yurttan Sesler 6.30'da başlıyor. Önceden geldim, orada bekliyorum. Acıktım da. O zaman Radyoevinin önünde muhallebici dükkânları vardı, hemen gittim bir muhallebi yedim geldim, beni çağıran falan yok. Sonra bildiğim kadarıyla, Cengiz Akmeriç'miş, geldi, bana "O sen misin?" dedi. Evet dedim, hemen radyo'ya yürüdük. Sevinçten ben ondan evvel gidiyorum. Kapıdan girdik, böyle bir masa var Muzaffer Sarısözen'in yanında, çalanlar böyle, okuyanlar böyle oturuyorlar sırasıyla önünde. Bir de mikrofon var. Kapıdan girince bana "Emin Bey'in tavsiye etmiş olduğu siz misiniz?" dedi. Evet dedim. "Beğenirsek bir hava çaldıracağız" dedi. On beş dakika var Yurttan Sesler'in başlamasına. Hemen oraya bir sandelye koydular, o zaman bir bozlak çaldım.


Geleli gülmedim ben bu cihana
Şu alem başıma dardır yaradan
Giriftar olmuşum bunca ishale
Çektiğim âh ile zârdır yareden

Ben bitirir bitirmez. Sarısözen, "Oğlum, ishal mi oldun sen?" dedi. "Yok estağfurullah" dedim. "Bak evladım, ‘Giriftar olmuşum bunca ishale’ diyorsun ya, halk bunu 'ishal olmuşsun' diye anlar, bunun başka kuplesi varsa onu söyle" dedi. Var efendim dedim.

(Bu bozlağın sözleri, şiirlerini bazan Muharrem Usta'nın, bazan Neşet Ertaş'ın, daha çok da Çekiç Ali'nin havalandırdığı Aşık Seyfullah'a (Aşık Said'in oğlu) ait. Sanıyorum doğrusu, "Giriftar olmuşum bunca nisyana" olacak; yani "o kadar unutulmaya, terkedilmeye giriftar olmuşum ki" anlamında.)

-Tabii "nisyan", yani unutulmak kelimesi yaygın olarak kullanılmadığı için...

-Valla o kadarını bilemem. Neyse, derken saat geldi. Yurttan Sesler'de ben bu bozlağı çaldım söyledim. Tabii Sarısözen rahmetlik beni ondan sonra bırakmadı. Ben okurken o kalktı, siyah tahtaya bir şeyler yazdı. Ya sıkılmasın diye önümden kalktı, yahut da orada bir şeyler dikkatini çekti. Yurttan Sesler bitti, ondan sonra bir iki hava daha çaldırdı bana, şu şudur, bu budur, okuduklarımı, bozlaklarımı anlatıyordu ordaki sanatçılara. Bana "Çocuğum gitme de yarın seninle birlikte olmak istiyorum" dedi. Efendim gitmek zorundayım, dedim, kaç gündür buradayım. "Eee o zaman niye daha önce bana gelmedin peki?" dedi. Ben de "geldim efendim dedim, bana mektup yazacağınızı söylediniz, fakat...", "Kusura bakma çocuğum, o gün seni başımdan atmışım" dedi. Neyse beni Konservatuara götürdü, böyle gramofon gibi çizilmemiş şeyi, bana çaldırttı, türkülerimi kaydetti. O günden sonra her iki üç ayda bir bana mektup yazardı. Gelirdim bir bozlak, bir türkü söylerdik. Daha ben Kırşehir'den çıkmamıştım o sıralar. Bir gün radyoevine giriş imtihanı, yetişkin sanatçılar, mahalli sanatçılar imtihanı açılmıştı. Ben de girdim. Batı müziği hocaları da varlardı, bize çaldırttılar, söylettiler, derken mahalli sanatçı olarak kazandık. Bana ayda iki tane 15 dakikalık program yapma hakkı verdiler.
(Neşet Ertaş Kitabı, Bayram Bilge TOKEL, AKÇAĞ Basım Yayım Pazarlama A.Ş., Ankara 200, Sayfa: 166-169)

.